24/4/2008 ·

Yeni Aktüel Dergisi, “İslamcılık”ı kurcalamayı sürdürüyor. 7. sayısında da ilginç sayılabilecek bir dosyaya imza atmış. Zeki Yamani’nin kızının ihtişamlı düğününden hareketle Müslümanların modernite ve servetle imtihanını tartışıyor. Dosyanın adı: “Müslümanlar Protestanlaşıyor mu?”
Bana kalırsa, dosyanın en ilginç yorumu Doçent Doktor Hidayet Tuksal’dan gelmiş. Hidayet Tuksal, muhafazakarların arasında beyazlaşma isteği duyan insanların küçük bir kesim olduğunu belirttikten sonra şunları söylüyor: “Beyazlık vizesi kendilerinden alınan bu mihraklara ‘biz de sizler gibi giyinebilir, yiyebilir ve yaşayabiliriz’ mesajı vermeye çalışıyor esmer muhafazakarlar. Muhafazakar kesimde zengin-yoksul ikiliği zaten vardı, bu ayrım biraz daha keskinleşerek devam eder. Ancak sonuçta modern Ebu Zer’lerin ortaya çıkarak birilerine bu adaletsizliklerin hesabını sorması da kaçınılmaz görünüyor. Küreselleşme karşıtı, savaş karşıtı hareketlerde yer alan dindar genç kuşağın gelecekte muhalif bir söylemi üretme potansiyeli taşıdığını düşünüyorum.”
Birlikte hatırlayalım Ebu Zer’i(r.a). Gıfar kabilesinin ulularından olan Ebu Zer, Mekke’de bir peygamberin ortaya çıktığını duyunca atlayıp geliyor ve daha Peygamberimiz (s.a.v) ile konuşmaya başlamasının ikinci dakikasında teslim oluyor. Delişmen adam Ebu Zer. Diyor ki: “Müsaade et ya Resulullah! Kabe’ye varayım ve Allah birdir, Muhammed(s.a.v) de onun peygamberidir diye haykırayım.” Peygamberimiz müsaade etmiyor. “Sana bir zarar gelmesinden korkarım” diyor. Fakat Ebu Zer ısrar edince izin çıkıyor ve Ebu Zer, Kabe’nin önüne gelip bağıra çağıra Allah’ın birliğini, Sevgilisinin Resullüğünü haykırıyor. Dayak yiyor müşriklerden. Tartaklanıyor. Hazret-i Ebubekir yetişiyor ve o azgın kalabalığın ellerinden alıyor kahramanımızı. Ve Ebu Zer’in yaralarını Hazret-i Peygamber, bizzat kendi mübarek elleriyle tımar ediyor.
Sonraki yıllarda Ebu Zer, hep “gittiği yolun delisi ve doğru bildiğinden şaşmayan inatçı bir adam” olarak anılıyor. İktidarla başı hiçbir zaman hoş olmuyor. Yardım tekliflerini geri çeviriyor. Hazret-i Ali’yi çok seviyor ve yapayalnız bir adam olarak ölüyor.
Ebu Zer’i, Ebu Zer yapan üç özellik var: “Uzlaşmazlık, sosyal adaletçilik ve devrimcilik.”*
Peki, şimdi dönelim Hidayet Tuksal’ın sözlerine: Gerçekten, “bir kurtuluş ve/veya mücadele umudu olarak” Ebu Zer’lerin Türkiye’de ortaya çıkması mümkün mü? Üzerinde durulmaya değer bir soru bu.
Sayın Tuksal, “savaş karşıtı, küreselleşme karşıtı dindar gençlerin ortaya koyacağı bir devrimci ruh”tan söz ediyor. Dolayısıyla önerinin içinde çeşitli şartlar gizli Ebu Zer olmak için. Bu şartlara bakalım.
Birinci şart, genç olmak.
İkinci şart, dindar olmak.
Üçüncü şart, AKP’li olmamak. Çünkü küreselleşmeye ve savaşa karşı olmak gerekiyor.
Dördüncü şart, dünya ile kurduğunuz ilişkiyi para üzerinden konumlamamanız. Daha doğrusu, para üzerinden konumlanan ilişkilere düşman olmanız.
Beşinci şart, cesur olmak. Zira, “adaletsizliklerin hesabını soracak muhalif potansiyel” ancak cesaretle belirebilecek bir şeydir. Dolayısıyla Türkiye’deki çoğu cemaate bağlı (ya da üye) olan dindar gençlerin de yapabileceği bir iş değil Ebu Zer olmak. Zira, muhafazakarlık bir doku olarak sinmiş durumda cemaatlerin çoğuna.
Altıncı, yedinci ve sekizinci şartları zaten Ebu Zer’in kişiliğinde sıralamıştık: Uzlaşmazlık, sosyal adaletçilik ve devrimcilik.
Şimdi, bu şartlar doğrultusunda önce kendinize, sonra da çevrenize bir bakın. Ve “modern Ebu Zer” olabilecek insanları listeleyin. Kaç kişiler?
Ben kendi adıma bu listeyi yapınca Ebu Zer olabilecek, Ebu Zer olmayı göze alabilecek kimseyi bulamadım. Ve ilk okuyuşumda beni heyecanlandıran Sayın Tuksal’ın görüşlerinin “romantik” bir dilek olmaktan öteye gitmediğini / gidemeyeceğini anladım.
80’lerdeki patolojik İslamcılık, kendi içinden Fuat’ları, Selami’leri, Kemal’leri çıkarmayı başarabilmişti. Bir çeşit Ebu Zer olmak için yola çıkmışlardı ve Bosna’da, Tacikistan’da, Afganistan’da, Ebu Zer olmanın karşılığını almışlardı (ya da bakış açınıza göre bedelini ödemişlerdi de diyebilirsiniz). Vurulup düşmüşlerdi. Fakat 90’lı yılların ortalarından itibaren iktidar olan “light ve çapaklarından arındırılmış” İslamcılık, bunu başaramadı. Zira, pek çoğumuz sıramızı beklemeye koyulduk. Abdullah Gül’e gelen sıranın, Tayyip Erdoğan’a gelen sıranın, Erol Yarar’a, Akif Beki’ye, Osman Sınav’a gelen sıranın günün birinde bize de gelebileceği umuduyla yaşamaya alıştık. Umut beslemek, yaşam alışkanlığımız haline dönüştü. Oysa bilinen gerçektir: Umut beslemek “çarkın içine” girmektir. Kemal Sayar’ın ifadelerini araklarsak; “oy veren”,
“reklamlardan etkilenip bir şey alan” insanlar “küskün olma” şanslarını yitirmişlerdir. Oysa 20. yüzyılda Küba’dan İran’a, Şili’den Bosna’ya muhaliflerin tarihini hep küskün adamlar yazmıştır.
Belki de ben abartıyorum. Belki de tartışmamız gereken asıl mesele şudur: “Ebu Zer olmanın ne alemi var?” Öyle ya. Kendi elitini oluşturmuş, kendi müesseselerini kurmuş, kızlarını başörtüsüyle okuyabilsin diye Amerika’ya göndermeyi başarabilmiş İslamcıların yanında saf tutmak varken Ebu Zer olmak da nerden çıksın ki? Servet düşmanı mıyız? Yoksa komünist miyiz?
Bu sorular önemlidir. Bu sorulara verilecek cevaplar “yeşil ışığı” yakalamanın anahtarını verecektir bize. Çünkü Ebu Zer olmak, her şeyden önce keskin bir inancı, bir işe imza atarken herhangi bir dünyevi karşılık beklememeyi ve yalnızlaşmayı gerektirir. Bunu yapamayacağımıza göre, bence en iyisi Zeki Yamani’nin ya da Tayyip Erdoğan’ın çocuklarına yaptığı düğünlere gitmenin bir yolunu bulmaktır. Bari ondan geri kalmayalım.**
*Meraklısına Not: Ebu Zer’i daha fazla merak edenler için Ali Şeriati’nin müthiş kitabı “Ebu Zer”i tavsiye ederim hararetle.
**Meraklısına İkinci Not: Tam yazımı bitirmişken bir tanıdığıma gelen bir davetiye ilişti gözüme. Ulaştırma bakanı Binali Yıldırım’ın çocuğunun nikah davetiyesi. Yanında bir de kullanım kılavuzu verseler olacak şatafatlı bir şey. Kaba bir hesap yaptım. Sadece davetiye için harcanan para 20.000 YTL düzeyinde olmalı. Hakkıdır tabii. Çocuğu evleniyor. Fakat, Hidayet Tuksal’ın “mesaj veren esmer muhafazakar” tanımına da “cuk” diye oturuyor bakanımız. Önerim, tıpkı Michael Jackson’un yaptığı gibi “hastalık yüzünden beyazladım” diyerek yaptırdığı ameliyata mazeret bulmasıdır.
19/4/2008 ·

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâ'nın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?
not:nedimali.blogcu.com'dan alıntıdır...
18/4/2008 ·






İstanbul
VEDAT TÜRKALİ
Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen ne güzelsin kavgamızın şehri
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
Bakışlarımda akşam karanlığın
Kulaklarımda sesin İstanbul
Ve uzaklardan
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul
Plajlarında karaborsacılar
Yağlı gövdelerini kuma sermiştir.
Kürtajlı genç kızlar cilve yapar karşılarında
Balıkpazarında depoya kaçırılan fasulyanın
Meyvesini birlikte devşirirler
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul
Et tereyağı şeker
Padişahın üç oğludur kenar mahallelerinde
Yumurta masalıyla büyütülür çocukların
Hürriyet yok
Ekmek yok
Hak yok
Kolların ardından bağlandı
Kesildi yolbaşların
Haramilerin gayrısına yaşamak yok
Almış dizginleri eline
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası
Onların kemik yalayan dostları
Onların sazı cazı villası doktoru dişçisi
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entellektüel
Ve sen
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi
Seni öldürürler
Seni sürerler
Buhranlar senin sırtından geçiştirilir
İpek şiltelerin istakozların
ve ahmak selameti için
Hakkında idam hükümleri verilir
Haktan bahseden namuslu insanları
Yağmurlu bir mart akşamı topladılar
Karanlık mahzenlerinde şehrin
Cellatlara gün doğdu
Kardeşlerin acısıyla yanan bir çift gözün vardır
Bir kalem yazın vardır
Dudaklarını yakan bir çift sözün vardır
Söylenmez
Haramiler kesmiş sokak başlarını
Polisin kırbacı celladın ipi spikerin çenesi baskı makinesi
Haramilerin elinde
Ve mahzenlerinde insanlar bekler
Gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer
Bebeklerin hasreti içlerinde gömülü
Can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde
Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bulutların ardında damla damla sesler
Gülen çehreleri ve cesaretleriyle
Arkadaşlar çıktı karşıma
Dindi şakalarımın ağrısı
Bir kadın yoldaş tanırdım
Bir kardeş karısı
Hasta ciğerlerini taşıdığı çelimsiz kemikli omuzları
Ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi
Cellatlara emir verildiği gün haramilerin sarayında
Gebeliğin dokuzuncu ayında
Aç kurtların varoşlara saldırdığı
Tipili bir gece yarısı
Sırtında çok uzak bir köyden indirdi
Otuzbeş kiloluk sırrımızı
Zafer kanlı zafer kıpkırmızı
Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bekle bizi
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
Mavi denizlerine yaslanmış
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
Ve bir kuruşa Yenihayat satan
Tophanenin karanlık sokaklarında
Koyunkoyuna yatan
Kirli çocuklarınla bekle bizi
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanıtını yıksın
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle
Sen bize layıksın
18/4/2008 ·

Haykır Acını Ey Halk
NİHAT BEHRAM
Haykır acını ey halk, baş eğme haykır
Bir yol kavşağındasın ve ancak
Yaraların, haykırışlarla onarılır
Bir yol kavşağındasın ve senin
Değişmek için çırpınıyor kaderin
Kuşan alnında biriken o kara teri
Sırtında şakırdayan kırbacı kopar
Soluk al, ışıldat o mazlum yüreğini
Bak; korlaştı acıların, kozalandı
Ey halk, parçala şu nankör suskunluğunu
Baş kaldır artık
Sevginin ve öfkenin uğultusunu
Bağrına vura vura taşırken sana
Karşılık gözetmiyor o gencecik insanlar
Ne barbarın tehdidi, ne dişleri kıran elektrik
Dalga dalga yayılan o rüzgarı durdurabilir
Bu direniş senin için ey halk
Bu çığlık senin kollarınla
Yıkılsın şu köhne dünya
Ve coşkuyla yeniden kurulsun diye çınlatıyor hayatı
Bir yol kavşağındasın fakat
Mutlaka değişecek kaderin
Bunu bekliyor şu ıslak çukurlarda yürüyen şu yoksul çocuk
Bunu bekliyor gözevleri kurutulmuş analar
Bunu bekliyorzincirin oyduğu bilek
Bunu bekliyor açlık, kuraklık, ılık ılık akan kan
Bunun için en gençlerimizi ölümle tanıştırdık
Kuşan kendini artık,
Biraz da gövdeni yüreğinle kırbaçla
Ey halk, haykır acını; bu karadumanı dağıt
18/4/2008 ·

Karli Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandirmak
İSMET ÖZEL
Benim adım insanların hizasına yazılmıştır.
Hergün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu.
Keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olsaydım
ölüm ve acılar çatsaydı beni
düşüncem yapma çiçekler kadar gösterişli ve parlak
sözlerim ihanete varacak doğrulukta olsaydi.
Anmaya gücüm yetseydi de konuşsaydim
diri-gergin kasları konussaydim
"Kardeşler! " deseydim "Kardeşlerim! "
"Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
"Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
Bakın yaklaşıyor..."
yazık, şairler kadar cesur değilim
çoçuklarin üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan
gövdem kuduz yarasalarla birazcık yatışıyor.
Benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı
öyle bir çalımlarla gecenin çitlerinden atlardım
bir güneş sayardım kendimi denizin karşısında
çünkü çam kokularına sürtünüp ağırlaşan ruhların
inanmazdım dosyalara sığacağına
gittikçe ışıldardım dükkanlar kararırken
hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı.
Benim adım bilinen bütün cevapların üstüne mühürlenmiş
ellerim tütsülenmis
evlerin yeni yıkanmış serin taşlıklarında
dirgenler, bakraçlar, tornavidalar
bende kül, bende kanat, bende gizem birakmadılar
ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa
gövdem açık bir hedef kılındı belâlara.
Ve bu yüzden yakısıksız oluyor
insanları hummalı baharlar olarak tanımlamak
ve bu yüzden göğsümde dakikalar
ince parmaklar halinde geziniyor
konvoylar geçiyor meşelikler arasından
bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına
ölümden anlayan ciddi bir yaprak
unutulacak diyorum, iyice unutulsun
neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.
18/4/2008 ·

Kuşlar Acıyı Uçar
İSMAİL AYKANAT
1.
yüzyıla gebe yalnızlıklardan geçiyorum
kaç yıldır yanık bir yanı var gönlümün
ilkyaz penceresinin pervazına
konuyor kar’a sevdalı hüzün
al bu gönlü hicretine susa zamanın
namlular ki eritre’si yeryüzünün
dört bir yanı efgân
mağaralara doğuyorum
en soysuz zevklerim sizde kalsın
içimde -şimdi- hasretlerin cengi var
örümcek ağları
çöle çakılı at masalı
ey bende tortulanan
kararan ve çoğalan
sağalmaz bir yara olan insanlık
alın lanetini ebabil kuşlarının
alın ey
soyun soyun karanlıkları
büyük güneşleri dünyanın
umudum
sa çiğ düşmüş yaprağın gölgesi
nerede bulut bulut soluduğum gökyüzü
yorgun gibi örttü
üstüme karanlığını bu şehir
gitmek ve dönmek
miraç gibi
kurgu değil sözlerim
malihulya değil
sevgilim inadına hasret
evet aczimle malûlüm
bağışlar bırakarak çocuklara
La İlahe İllallah
2.
sen de
muştu uçur halepçe’ye
semalarına aminler işleyen dualarla
sana bir tutsaklıktan söz ediyorum
kırılacak prangası hülyamızın
figana teşnedir mavna yürek
neşterleyen üveyiktir kanayan bir yarayı
kan ayaklı kadının ferman-ı hümayunu
gözleri akşamın kıyısında
dumrul arayan çocuk
bendim şafakta
kuşanan isa yalnızlığını
sende mezarlar kapanır
bende ırmaklar kalır
kumdan halat bükmeden
yürümeden dallarıma tefrika
kuşlar uçun acılarımı
al bu gönlü hicretine susa zamanın
namlular ki eritre’si yeryüzünün
dört bir yanı efgân
duyulan kanat sesleridir simurg’un
18/4/2008 ·
SENFONİ
TURGUT UYAR
Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli!
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak.
Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta karada ve denizde
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.
İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz üç kere çınarlar
Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.
Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum