YAZAR NAZAN BEKİROĞLU İLE YAPILAN SÖYLEŞİ

 NAZAN BEKİROĞLU İLE SÖYLEŞİ / OSMAN ALAGÖZ

 

Güney’in o gizemli dünyasını derin bir duyuş ve hissedişle dile getirmiş. Kendine has bir dil oluşturan Nazan Bekiroğlu, dil işçiliğinin yanında bir de “gönül işçiliği”yle oluşturduğu öyküleriyle, okuyan her gönülde hazzı uzun süre kaybolmayacak izler bırakacak gibi. Ben buna kendimce “gönül yorgunluğu” demiştim. İliklerine kadar eseri hissetmişliğin yorgunluğu. Öykü kahramanlarını kelimelerin resmettiği sınırları da aşarak içinde hissetme ve yaşananlara ortak olma yorgunluğu. Ve yüreğinde damıttığı ve özümsediği duyguları sayfalara döken “yazıcı”yı anlayabilme çabasının yorgunluğu. İçimden geldiği gibi sordum. Sorularım okuduklarımın dışa yansımasıydı. Ve aldığım cevaplar, samimiyet yüklü ve bir manada cesur cevaplardı. Nazan Bekiroğlu’nu bir de Cam Irmağı Taş Gemi perspektifinden tanıma adına kayda değer cevaplar...

 

-Öncelikle bir manada ismiyle müsemma Cam Irmağı Taş Gemi gibi nahif bir eseri bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederim. Kitabı okuyup bitirdiğimde aklıma gelen ilk şey, gönül yorgunluğu oldu. Yazılanlarda bir kalbin geniş zamanlarda yaşabileceği duyguları dar bir ân’a sıkıştırarak yaşadım. Merak ediyorum, biz okur olarak böyle düşünürken siz “yazıcı” olarak kitap bittikten sonra nasıl bir ruh haline büründünüz?
-Ölçmenin imkanı yok ama benim ruh halim de sizinkinden farklı değildi her halde. Yazmaktan murad bir bakıma, hissettiğinizi, onu okuyacak olana da hissettirebilme arzusu. Anlattıklarınızdan kapıldığınız heyecanı aynıyla karşı tarafa da “bulaştırma” isteği. Bak ben bunu hissettim, sen de hisset aynını. O yüzden okuyucunun bütün gönül yorgunluğuna rağmen bir kitabın en iyi okuyucusunun, bir hikayenin en iyi dinleyicisinin, yine de onu anlatan olup olmadığını merak ediyorum şimdilerde.

-Cam Irmağı Taş Gemi’nin yazgısı ilk nerede başladı. İlk ilham, ilk gözyaşı nerede düştü gönül toprağınıza. Sefer nerede ve nasıl başladı?
-Külrengi Küçük Kuş’un öyküsüyle. Kitabın asıl gövdesini teşkil eden geniş hacimli iki hikaye, Cam Irmağı Taş Gemi ile Mavi Gül Dalı da aynı yıl içinde onun arkasından geldiler. Külrengi Küçük Kuş’un hikayesi basit. İşaret ettiğiniz gibi sadece bir an. Denize bakıyordum. 2004’ün Ağustos sonları. Yaz’ın son gücüyle yakmaya devam ettiği ama ani esen rüzgarların, için için sararan yaprakların sonbaharı ciddi ciddi haber vermeye başladığı günler. Kuşların göçme zamanı. İsimle Ateş Arasında romanından beri içimde kuşlara dair abartılı bir rikkat noktası. Turnanın hikayesi. Kuş tüylerine dair daima açık olan yanım. Hiç olmazsa bir dönem yoluma çıkan bütün kekik dalları gibi kuş tüylerini de toplamışlığım. Nihayetinde kuş gribi rezaletinin insanlara armağan ettiği insanlık dışılığın hatıraları. Hepsi birleşti herhalde. Bir göçmen kuş sürüsü geçiyordu ufka yakın bir yerlerden. V biçiminde katar tutmuşlardı. Katardaki öncü kuşa bakışım daima gözyaşlı. Bütün bir sürüye kader olacak kadar güçlü yaratılmış bu kuş/lar ne kadar mübarek. Ama tenakuza düşkün yanımla, sürünün en zayıfı olması gereken en arkadaki kuşa da baktım. Ve aklıma geldi işte, bu kuşcağız göçmek istemese, yorulsa, fıtratına karşı çıksa. Sonra daha önemlisi geldi. Bir küçücük, zaif kuşcağız, göçmen olmadığı halde göçe kalkışsa. Bu kadar geliş arasında sonrası kendiliğinden geldi. İlk birkaç sahifeyi akşam inerken balkonda yazıp bitirdiğimi hatırlıyorum. Kısa zamanda gövde çıktı. Yani ilhama dayanan o asıl hikaye. İşlenmesi için araya epey zaman girdi.

-Nun Masalları Osmanlı kültürünü, saray ve çevresini; Cam Irmağı Taş Gemi ise çoğunluk itibariyle Mısır medeniyetini anlatıyor. Bu iki tercih, bilinçli bir tercih mi? Osmanlı kendi köklerimiz. Mısır’a merak sizde nasıl başladı? Daha öncesinde Yusuf İle Züleyha’da aynı kültürü solumuştuk?
-Nun Masalları ile Cam Irmağı Taş Gemi bir yerde birleşir zannımca. Çünkü ikisi de işlediği hikayelerin görünür anlamlarıyla sınırlanmak niyetinde değil. Bir on altıncı asır hattatında, nakkaşında, sultanında, mezarcısında da seyredebilirim insanlığın genel geçerlerini, değişmezlerini; İsa öncesi üçüncü bin yontucusunda, hükümdarında, cam ustasında da. Ve bu genel geçerin “mutlak” olanla bağlantısını merak edebilirim. Ama böyle bir saplantı, yani bütün bir insanlığı yoğunlaştırarak tek bir odak etrafında seyretme saplantısı, bir risk perspektifi verir: Realiteden kopmak. Buna da evet. Nakkaş olduğu halde, mezarcı olduğu halde yani halktan olduğu halde sadece yüksek meselelere vakıf bir lisanı tekellüm etmeleri, öyle tefekkür ve hissetmeleri bu kahramanların, ve bu durumun bana bir eleştiri başlığı halinde dönebilmesi bu nedendendir. Ben bu çabayı soyutlama ve genelleme olarak adlandırıyorum. Genellediğim nedir, diye sorulursa; çeşitli elbiseler içinde görünen “mutlak gerçeğin yansıması” elbette. Gerçeği bir kez fark edince onu tarihsel kayıtlarında bulabileceği en eski yere kadar gitmek istiyor öykücü. Bu, gerçeğine duyduğu güvensizlikten değil. Sadece bir merak ve onaylanım arzusu: Mutlak, nerelerde ortak görüntüler vermiş? “Yükselen şeyler” nerelerde birleşmiş? Tipik bir “eşhedü” cümlesini tekellüm eden bir firavun karşısında heyecanımı zabtetmem mümkün değil. Akhenaton ve Mısır saplantısı bu ilginin etrafında biçimleniyor ve yürüyecek daha çok da yolum var’a benziyor.

-Öykülerin satır aralarında gözümü okşayan nice kelimeler ve kavramlar var ki, bunlar gelişigüzel bilinecek gibi değil. “Güney”i anlayabilmek ve hissedebilmek için nasıl bir uğraş verdiniz? Beslendiğiniz kaynaklar nelerdi?
-Sanat, benim anlayışıma göre oluşumunun ilk basamağında ilhamî bir şeydir. Ancak hiçbir sanat eserinin de, ilhamın geldiği andaki dağınıklık ile bütüne ulaşabileceğini zannetmiyorum. Asıl cehd ilhamın kopuk taşkınlarından bir ırmak oluşturabilmekte. Sonraki gibi önceki okumalar da burada anlam kazanır. Yıllardır vermekte olduğum Grek ve Latin edebiyatı dersleri, Antik Mısır hakkında elime geçen, ulaşabildiğim ne varsa. Geldiler, kendi boşluklarına doldular yazılmakta olan Cam Irmağı’nda. Sözgelimi öleceği kentin ismini kahinlerinden öğrenen hükümdarın yanılgısıyla Herodotos tarihinde karşılaştım. Son yıllardaki gezi programlarım da bu beslenmelerin önemli bir damarı. Osmanlı ve İslam coğrafyasının dışında gibi görünse de aslında bu ruhsal, zihinsel ve görüngüsel seyahatlerde aranan ve bulunan hep aynı şey.

-Sizin de “be” faslında belirttiğiniz gibi dört ana öyküden oluşuyor kitap. İlk öykü olan, “kül rengi küçük kuş ile beyaz mermer şehir”de alegorik bir anlatım var. İnsanlar gibi şehirlerin de bir hafızası vardır ve onun dilini bilenle konuşur, kendini ona açar diyebilir miyiz?
Doğrudur. Alegorinin çift yanlı bir okuma olduğunu hesaba katalım ve insanların şehirler gibi, şehirlerin de insanlar gibi birer hafızası, mazisi, dili olduğunu okuyalım. Bizim hikayemizin ilk plandaki okuması, karine-i manialar ile dayattığı okuma, şehre yüklenmiş bir insan kimliğidir. Şehrin, bir büyük kolektif bilinç olduğunu unutmamak lazım. Evet şehirler de insanlar gibidir ve onların da doğması, büyümesi, yaşamı ve ölümü vardır. Hatıraları, mazisi, yapısı, sureti ve aslı. Ama hikayenin bir diğer cephesi de insana dahası kadına yüklenen bir şehir kimliğidir. Savaşın alegorisi içinde bir kadın. Her hal ü kârda şehrin dili, kendisini, meskunu olmayı talep edene açar.

-Unutmadan hemen burada sormak istiyorum. Sizin mekâna, özellikle de ayrı yaşamanıza rağmen, İstanbul’a olan düşkünlüğünüzü tahmin edebiliyorum. Daha önce yapılan röportajlarda mı, nerde okudum tam hatırlamıyorum ama, Orta Camii’ne bakıp da hüzünlendiğinizi, belki birkaç damla gözyaşı akıttığınızı biliyorum. Bu caminin sizdeki karşılığı nedir ki, Nihade bahsinde de değinmişsiniz.
-Ah evet, Orta Camii. İsimle Ateş Arasında’yı yazdığım süreç içinde oldu onu gerçek manasıyla tanımam. Yeniçeri Kışlalarının içindeki camidir. Bu haliyle yeniçerilerin mazisindeki her şey gibi onları yok eden o büyük yangına da tanıktır. Yaşanmışın tanıkları çok mühim. Bir taş parçasının kıymet kazanması ona değen göz gibi onun değdiği gözle de artar. Baha biçilmeze dönüşebilir. Yeniçerilerden kalan her şey gibi bu büyük tanığa da kayıtsız kalmam kaçınılmazdı. Fazla bir şey yok tabii yeniçerilerden kalan. Bir büyük yangında neredeyse bütün bir külliyatı yok olmuş bu manzumenin. Bir ulusun askerî müzesinde dahi onun askerinin asıl gövdesini teşkil eden yeniçerilerden kalan o kadar az şey var ki. Askerî müze günündeki tecrübem bu acıyla yoğrulu. Orta Camii’den geri kalan da sadece onun yerinde yapılmış bambaşka bir camii. Ahmediye Camii. Ama olsun. Değil mi ki coğrafi koordinatları aynı. Anlattığım gibi o söyleşide. Bir eylül günüydü. Gittim. Kapısından girdim. Taşlar o taşlar değilse de ayak altındaki zemin ve baş üzerinde dönen gök kubbe aynı. Gerisi fırtına.

-Susku, okuduklarımda gelip gelip zihnime kazınıyor. Beyaz mermer şehrin suskusu, kuzeyin güneş yüzü görmemiş mavi gül dalı endamlı güzelinin- kraliçe adayının ve ahirinde yine kraliçenin- suskusu. Susmak bir kaçış mı, bir isyan mı sizin kaleminizde? Yoksa evvel ve ahir bir kader mi?
-Kelam, ve ona bağlı, onunla ifade edebilecek eylem bize verilen irade alanıdır. Kelamın yok olduğu yer, eyleme yetemediğimiz ve dolayısıyla eylem ihtiyacını artık hissetmediğimiz, hissetmememiz gereken yerdir. Buna da, ne isyan ne sığınak, sadece teslimiyet diyebiliriz. Gelsin gelecek olan. Bu dünyada çözümü mümkün olmayan hesaplara artık dünyada size verilmiş sözcüklerin yetmediğini fark etme hali. Çünkü bu dünyanın kelimelerinin yetersiz olduğundan ve çok daha yeterli bir lisanın bambaşka bir katta durduğundan eminim. O zaman susar ve kaderi ahirete bırakırsınız. Halli bu dünyada mümkün olmayan meselelerin sizinle yüz yüze durduğunu idrak anının doğal bir neticesi. Kraliçenin susması, şehrin iki kez susması, Nun Masalları’ndaki son padişahın susması.

-Öyküler farklı farklı algılansa da zamanlar birbiri içinde yer alıyor. Bir öykü, diğer bir öyküden geçiyor. Ve siz, “yazıcı” olarak kesin bir zaman dilimi vermiyorsunuz. Acaba sizin düşlediğiniz kesin bir zaman dilimi var mıydı, yoksa okura mı bıraktınız onun tayinini. Ya da bu bir öyküdür, zamanla ve mekânla sınırlamak öyküye haksızlık olur diye mi düşünüyorsunuz?
-Bu belirsizlik, zamanı ve mekanı ihata eden bir şey. Küçük işaret taşları olsun, ama tam zaman tam mekan belli olmasa da olur, hatta daha iyi olur. Çünkü zamanı ve mekanı belli olanın vurgusu bir tek zamanı imler, ama belli olmadığı anda her zamanı imler. Benim de istediğim her zamanda ve her mekanda ortak olanın işareti. Belirsiz zamanlarda geçerli olanların ortaklığından hareketle her zamanda geçerli olana ulaşabilme arzusu. Her döneme ait bir oyun sahnelemeye kalktığınızda en kestirme yol oyunculara hiçbir döneme tam anlamıyla ait olmayan giysiler giydirmektir. O zaman her dönemin giysileri olur bunlar.

-Çöl ve kuzey esintilerinden sonra, bir roman kahramanı olarak Nihade’ye yeniden yer vermeniz ilk bakışta mekân ve zaman bütünlüğünün bozulması gibi akla geliyor. Yanık çöl gecelerinden sonra serin İstanbul akşamlarında bir Nihade faslı bir ukde olduğu için mi yer aldı Cam Irmağı Taş Gemi’de?
-Ben, bu hikayelerin anlatıcısıyım. Kendisi görüntüye girse de girmese de, bir figüre dönüşse de dönüşmese de anlatıcı, hikayelerinin en önemli kahramanıdır. Onları anlatıyor olmasının getirdiği bir dil ve ruh birliği parçalar arasındaki organik bütünlüğün ana nedenidir. Sinema için yönetmen ne ise hikaye için de anlatıcı odur bir bakıma. Öyleyse bu metnin üst katmanında okunması gereken bir anlatıcı hikayesi var. O da bir Mukaddime olarak düşünülmesi gereken Be’nin son sahnesinde, bir okyanus kıyısındaki öykücü figürünün içine düşen hikayeler haberinde bellidir. Kitabın zaman ve mekan bütünlüğünü bozduğu düşünülse de neticede Nihade’nin Beşinci Defteri de okyanusun kıyısında, Elifle karşı karşıya gelen ve onunla selamdan öteye geçemeyen anlatıcı figürün o zaman parçası içinde içine düşen hikayelerden birisidir. Nihade’nin hikayesini ayırmak, başka bir kitaba bırakmak mümkündü elbet. Ama Nihade’nin karanlık sularına da aynı sıralarda, yani küçük kuşa, beyaz şehre, onurlu yontucuya, mavi gül dalına baktığı sıralarda baktı öykücü. Ukde olmasına gelince. Evet doğrudur, bir büyük ukde. Bir düğüm. Çözümü, baht bu ya, kendi roman dünyasının içine değil de bunca eskilikli kahramanların arasına kaldı. Diyelim ki Nihade’nin mahşeri, böyle bir zamana ve mekana kaldı. Ben de dokunmadım.

-Bir de şunu gördüm Nazan Bekiroğlu yazılarında. Aşk hep kırılganlıklardan yana ağır basıyor. Nihade’nin beşinci defteri için de “Aşkın kapkaranlık hikâyesi…” tabirini kullanmışsınız. Daha önce İsimle Ateş Arasında karşıma çıkan ve beni derinden sarsan bir ifade vardı. O da şuydu: “Aşkı taşıyan her kalbin muhkem olduğunu zannediyordum oysa. Meğer aşk, indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. Kazasız belasız kurtulmanın imkânı yoktu.” Bu ifadeler Nazan Bekiroğlu’nun aşka bakışının ipuçlarını veriyor diyebilir miyiz?
-Bir akşam sessizliğinde, varlığın özünün hasret olduğunu bir kez kavrayıp da hayatın sırrını her zaman değilse de bazen sezer gibi olduktan sonra, bu hasreti dindirmenin en yetkin yolunun aşk olduğunu bir kez hissetmişler için elverişli bir kelam alanı açar aşk. Tek alan değil ama kullanışlı bir alan. İçerdiği azımsanamayacak toplumsal imlere ve katmanlara rağmen, yazdıklarımın, bireyselliğin had noktası olan aşk ve ölüm üzerinde ısrarlı olduğu muhakkak. Çünkü mutlak insanla ilgiliyim ve insanın mahiyetini, mizacını, hamurunu, kumaşını görünür kılan en geçerli vasattır aşk. Bir ortaklık alanı, öyleyse en yüksek bir sınanma alanı. Görünmezi görünür kılan. Fakat aşka dair “kusur” noktasında bir kafa karışıklığının sökün etmesi de kaçınılmaz. Kusur kimde, aşkta mı insanlarda mı? Âdem cennetten düşerken yanına alabildiği şeylerden biri kelimeler birisi de aşk duygusudur gibi geliyordu bana. O zaman, aşkın kendisi cennetten çıkma kusursuz bir duygudur, ama onu böyle kusurlu hale getiren, onu taşıyan insanların zafiyet sahibi olması, kalplerinin süveydasının kirlenmiş olmasıdır. Böyle düşünmek mümkün. Lakin bir de şu var. Bütün bu çatışmaları içinde tartıp döküp duran sonra arada kendisi de yok olup giden Numan’ın bir ara hissettiği gibi, aşkın kendisi de, aslı cennette kusursuz durmakla birlikte, bu dünyada kusurlu kılınmış bir duygu mudur? Yani aşkın bir kusur içermesi gerekli mi görülmüştür ki aşkı yaratan unutulmasın? Bunları bilemem. Tartışabilirim sadece. Ve bir de içinden çıkamadığım devasa bir sorunu bu cevap arasında zikretmekte fayda var: Aşk peygamberî bir duygu ise, mucizesi nerede? Yani şu: Göster mucizeni ki sana inanayım, bu mu? Yoksa mucizeni göstermeden de ben sana inanıyorum hali mi? Anlayacağınız bunlar çarşı-pazar mantığıyla çözülebilecek algılar değil. Ve üzerinde bu kadar kafa yorulursa, “akledilirse”, aşkın kusursuz haliyle anlatılması hatta yaşanması mümkünler mertebesinden çıkar. Ortada kala kala bir olumsuzluklar dizini kalır. Karanlık bir bakış. Olduğu gibi kalsın diyelim.

-Sizi uzun yıllardır eserlerinizden takip ediyorum. Her roman ve öykü kahramanının bir yarısı sizde yaşıyor gibi geliyor bana. Onların acısını içinizde özümsemeden, damıtmadan kâğıda döktüğünüze inanmıyorum. Bilmem yanılıyor muyum bu zannımda? Kim bilir kaç gece uykusuz kalmışlığınız; yıldızlarla, hırçın dalgalarla hasbihal etmişliğiniz vardır!
-Tabii ki öyle. Yazıcı kalbi yazdığının bir eşini, yaşamakla değilse de tecrübe ile mükellef. Empati. Olaylar dünyasının birebirlik ölçeğinde değilse de yazdığım, duyuşlar ölçeğinde tecrübe ettiğim şeydir. Onların acısını özümsemeden turnanın da, bir put biçiminde yontulan taşın da, gördüklerini görmemiş olmayı dileyen kraliçenin de acısı yazılamaz elbet. Bunlar uykusuz kalınan hasbihal gecelerinin hem sebebi hem de sonucudur. Siz damıtmak, özümsemek demişsiniz, çok yerinde. Ama masum okuyucunun en masum merakı hala, bütün bunları yaşadınız mı, gibi görünüyor. Ne diyelim. Yaşamadık ama tecrübe ettik kalbimizde.

-Aşk, acı ve ölüm var yazılanlarda. Bu kavramların gergef gergef işlenişi, Nazan Bekiroğlu’nun hayatı yorumlamasını da yansıtıyor diyebilir miyiz?
Hiçbir şey oyun olsun için değildi, diyerek yazan birisinin yazdıklarından onun hayatı yorumlamasına dair yol işaretleri çıkabilir. Söylemiştim, varlığın özünün hasret olduğunu bir kez kavrayınca, her olguda ve her olayda, oluşumda bu kavrayışı bilinçli ya da bilinçsiz yaşadığınızı, hatta bütün bir insanlığın bunu bilinçli ya da bilinçsiz yaşadığını fark edince, bütün yorumlar gelip o hasretin yorumuna dayanır. Bunun dışında kalan her şey acemi yorum çabalarımız ve daha da acemi el yordamlarımızdan ibaret kalır, şüphesiz. Neticede gerçeğin algılanışına dair rasyonalist ve pozitivist bir algı donanımıyla yetinemem, dağın görünen yanından çok görünmeyen yanına dair meraka sahibim. Hayatı yorumlamama dair bir “gölge” emniyetine sığınmazsam altından kalkamam gerçekliğin.

-“Cam ırmağı taş gemi” öyküsünün sonunda “Netice: Cam ırmağında taş gemi yüzdürmeyi bir türlü başaramadım.” ifadesi yer alıyor. Okurken ben de hemen not düşmüşüm yanı başına. Cam ırmağı taş gemi, o zamana hayatın ta kendisi. Çünkü hayatta hiçbir şey tastamam olmuyor. Ne dersiniz?
-Hayatın vasatı için imlenen bir imkansızlık hali. Doğru. Cam ırmakta taş gemi yüzmez. Böyle bir yeltenim en baştan yenilgiyi göze almak demektir. Ama asıl macera zaten bundan sonra başlıyor. Evvela bir sürpriz: Hiçbir zarar ziyan tek yanlı değildir. Ve ki cam ırmaktaki seyrüseferinden, sadece ırmak değil, taş gemi de incinmiş olarak çıkabilir. Ama son bir şey daha var. Hayatın vasatları bu seyrüseferi imkansız kılsa da bir büyük kusursuzluk halinde cam ırmakta taş gemi yüzdürülebilir de. Mucize hali. Yontucunun taş gemisi cam ırmağın üzerinde usul usul ve kazasız belasız yüzmeyi başarmıştı. Yontucu, bir kusursuzluk hali içinde tek ve biricik Tanrı’nın aşkını bulduğu zaman. Yani sizin ifadenizle her şey tastamam olduğu zaman.


-Gösterdiğiniz yakın ilgiden dolayı çok teşekkür ederim Efendim. Sağ olun.

(KIRKBAŞAK DERGİSİ)

Yorum Yaz